“GİDİŞİNİN MAYINLARINA SIĞINAN”DAN…
Senin ardından vazgeçtiklerine baka kalmak değil niyetim…
Tüm masumluğunu alıp ten arkasına, git! İhtiyacım yok bundan sonra sana… Bana acıların gözyaşlarını bırakan birine ihtiyacım yok… Ardından boynu bükükleri oynayacağımı sanma sakın! Ardından haykıracağım yokluğunu hissettirmemecesine… Ardından bütün nefret hecelerimi dökeceğim su niyetine… Gelirsen en soğuğuma gel diye…
En küllü yangınların isini giyineceğimi sanma sakın! Bunca özgürlüğe kanat açmışken ikimiz, yarım kalan bu yolculuğuma isyan etmeyeceğim.
Aksine daha bir özgürleşeceğim sen gittiğinde… Kanatlarımı en geceye açıp daha da sokulacağım mavilerime…
Yaşadığım anılarımı bir ağaç kovuğuna bırakıp, sevdanı bir gemicinin ağına yama yapacağım.
“Senin sevdan bir martının ki kadar bile etmedi!” diye haykırırken ardından, martılar övünecek sevdalarından…
Her şeyi atıp aşkın ardına, tek varlığımı mayınlı yollara düşüreceğim… Seni…Seni öldüresiye seveceğim! Her adım atışımda, seni içimde yok etmek arzusuyla mayın olacağım; mayınların dar ağacına asılacağım…
Senin ardından vazgeçtiklerine baka kalmak değil niyetim… En ustura yanından vuracağım sessizliği… Yüksek sesli dinleyip müziklerimi kendimi avutacağım. Biliyorum ne kadar denesem de unutmayı başaramayacağım. Ama sen yine de tüm varoluşunu alıp ten arkana, git! Hece hece düşeyim dilinden… Kelimelerimi cümlelerinden çıkar ve git!
Yokluğunun anlamını bile kavrayamayan “sen” olacaksın kabuslarıma. Düş olunca sen düşüncelerime, düşeceksin kervanımın yorgun bestesinden. Düş olunca sen, renklerimi çalıp gidenin en meçhul faili olacaksın.
Kimsenin parmaklarına değmeyecek kirpiklerim… Kimsenin diline dolandırmayacağım mavimi.
Hiç kimselerin anlamını daha iyi öğreneceğim ve hiç kimseyi kırıp dökmeyeceğim… ve… ve hiç kimseden gitmeyeceğim.
Sen gideceksin de ne olacak ki? Yokluğunu bırakıp yastık altıma, çarşafıma yağmurlar yağdıracağım… Sen gideceksin de ben arkandan mı bakacağım?
Alıp en sevdiğim çiçeği toprağına tekrar dikeceğim. Her gün açmasını bekleyeceğim ve inadına açmayacak çiçeğim.. İnadına senin için ağlayacağım… “Sakın ağlama!” dedin ya, inadına dökeceğim göz bebeklerimi yollarına. En hüzünlü çocuğumu sana feda edeceğim…
Senin ardından vazgeçtiklerine yanmak değil niyetim… “Döneceğim” diyerek gittin… Döneceksen, ne gereği vardı gitmenin? Hem zaten “Bize yakışmaz kopuşlar…” diyen sen değil miydin? …dedin… Ama yine de gittin!
Git… Dönmeni istemiyorum. Bu gidiş sana yakıştı…bu hüzün bana. Alıştım yavaş yavaş yok olmaya…
Bir gün solgunluklarımı gömüp ölü toprağına seni bulacağım karşımda, biliyorum… O gün bırakıp önüne sayısız, geçmeyen günlerimi, küllerini göreceksin gözlerimde. Bu solgun yüze, bu kurumuş gözlere, bu ıssız kalmış kirpiklere bakmaya cesaretin dahi olmayacak. En ufak bir ihtimal düşünde, kelimelerimin en hasret kokanının kuyularına düşeceksin… Bir gün döndüğünde, eskisi gibi en soluma yerleşemeyeceksin. En soğuğuma değip buz tutacaksın… En sevdiğim çiçeğin açmayan yanına gömüleceksin…
Ama sen yine de tüm mayınlı hasretleri alıp ten arkana, git!
Bu hüzün bana yakıştı…bu gidiş sana…
Hadi ama… Senin ardından yandıklarına yanmak değil niyetim…
Git… En yaralayanından, en kanatanından git…
-me’ si olmayanından…
GİT!
Büşra Çankaya
“Kardelen Çiçeği”