Temelsiz bir aşk inşaatına giriştik, kalp kırıklarımızı kiremit sanarak. Belli belirsiz bir zaman diliminde çarptı yüreklerimiz kendine güvenmeksizin. Asıl sorunda oydu ya, kendimize güvendikten sonra birbirimize güvenemedik. Sebepsiz bir şekilde kendimizi harcadık, acılarla kıvranırken sustuk. Susmaya mâhkum sandık kendimizi. Aksine temelsiz hücrelere kalbimizde oluşan depremlerden sonra düştük.
Ansızın başlamıştı her şey, temeli kazmadan inşaatına başladık aşk’ın. Sabırsızlığımızın kaynağı, başımızın arş’a değme isteğiydi. Heyecanımız; hayat iksirimiz olmuştu, Mecnun ile Leyla’nın aşkıyla yarışır bulduk aşkımızı. Asıl âşık bizdik ne de olsa, onların adı vardı sadece. Kendimizden anlar yakaladık reklam panolarında gezen simalarda. Gülüşlerimizi yansıttık etrafımızdaki hüzünlülere. Bilmiyorduk asıl hüznü kendimizin giyineceğini. Ruhsuz bedenlere yapışan kis olduk, is olmalıydık belki de.. Serpindikçe yok olan... İzsiz elbiselerde acısız aşkı oynayan, med-cezirleri oynamalıydık. Yapamadık... Kısır döngülerde kalan iki terâne olmuştuk. Şiirlerimize kelime bulamayışımızın benzeri döndük dolaştık, kelimelerle oynadık. Aşk’a alfabe üretmekti niyetimiz beceremedik sonunda da…
Beceriksizliğimize gülüşlerimizi tekrarlayamadık, gecenin yassı beyazı, Ay’ın karşısında. Gülmek yerine ağlamayı seçtik, kendimize olan ağıtlarımızın gerçekliğini gözlerimizden kaçırdık; şehrimizin dere yatağına dönüşmesinden korkarak, sustuk. Çaresizce yürüdük gecelerin bir vakti, aynı gökyüzüne farklı kentlerden bakarak. Çöllere uzanan bir eylem serüveni yaşamak istedik beraber. Ki o yüzden, temelsiz inşa ettik aşk’ımızı. Lahzaları ölü, gazap kıvılcımları ile uğraştık. Yürekten gelen barut kokularına, ciğerimizi kemiren nikotin kokularını karıştırmıştık. Yaşadıklarımızın zamansızlığının şahitliğine aldanmış, paranoyak sevinç sarhoşlarıydık. Hayat beyazdı, geceler yoktu defterimizin saflığında. Öyle kandırdık kendimizi. Ve sonunda, sebepsizce tartışmalarımızdan geriye kalan kalp burkulmalarımız vardı. Burkulmuştu, iyileşirdi birkaç güne sandık, ninelerimizin bize yağlı hamur tadlarında ki öğütlerine aldanarak. Oysa bilmediğimiz bir şey vardı, sistematik denilen illet içinde dönen tik taklar arttıkça fark ettiğimiz gerçeklerde; kalp çatlaklığını sezdik.
Özgünlüğünü kaybeden bir yaratılışta çürümeye yüz tutan bir Aşk’a yenilmiştik. Kendisizliğinden gelen bu şiddetsiz depreme dayanacak gücü olmayan bir inşaatın, çökmesine ve altında ezilen iki kalbin yoksunluğuna ağladık. Semasız gecelerimize kanıt, temelsiz hücrelerin aramızda ki perde niyetine engellinde; kendimizde aramaya korktuğumuz suçları, aşk’ımıza inanmayanlara yükledik. Sustuk, susturduk birbirimizi aşk’ın konuşmasına izin veremedik... Tüm hatamız buydu belki de… Biz değil “Aşk” konuşmalıydı, alfabesiz ve simgesiz bir imge ile…
Serdar Rehalı