İçtiğim kolanın markası belli, kullandığım
cep telefonunun da... Kullandığım sağlık ürünlerinin sağlığımı benden fazla düşündüğüne inanıyorum, rahatım, gencim, kendimi şık hissediyorum. Kendime güveniyorum, hayatımı olması gerektiği gibi yaşıyorum, özgürüm, düşüncelerimi korkmadan söyleyebiliyorum. Aynaya her baktığımda kendime bir göz kırpıp ‘Yürü be, kim tututar seni!’ diyorum. Kendimize duyduğumuz bu güven, bu aşk nereden geliyor ki, biz kendimizi bu kadar önemli hissediyoruz? Belki de önemsendiğimizi biliyoruz; giydiğimiz, taktığımız, kullandığımız, sürdüğümüz her şey bize yakışıyor, biliyoruz ve en önemlisi öyle olmasını istiyoruz. Maalesef bizden istedikleri şekilde tüketiyoruz, isteyerek, severek... Çünkü biz tüketim toplumuyuz.
Her gün yeni bir marka doğuyor ve her markaya adanmış birer ürün. Hangisini almalı, hangisine bağlanmalı, kimin sadık tüketicisi olmalı? Karar ise bize bağlı. İstersek, “Kaşının üstünde gözün var” diyerek bir markayı toprağa diri diri gömebilecek kadar acımasız, istersek de onu bir anda baş tacı yapabilecek kadar yetkiliyiz. Kim bilir belki de bu özgüven bize markaların bir hediyesidir... Bu kadar geniş bir rekabet ortamında işaret parmağımız ile gösterip; ‘İşte o’ deyişimizi hak etmek kolay birşey mi de üretiyorlar bu kadar çok? Elbette değil. ‘Bir şey’ gerek, bizi harakete geçirecek!
‘Bir şey’ yapmaları gerek; bizi durdurmaları, düşündürmeleri, tahrik etmeleri, aşık etmeleri, güldürmeleri, bize dokunuşlarını hissettirmeleri... ‘Bir şey’ olmaları gerek, arzu ettiğimiz, özlediğimiz, beklediğimiz, merak ettiğimiz, sevdiğimiz ve sahip olmaktan gurur duyduğumuz... Bizim markamız olabilmek, bir şey yapmak ve bir şey olmak demek!
Bunları biraz olsun başarabilmek; “işte o benim markam” dedirtebilmek...
Duygu Özsefer
GASTE gazetesi köşe yazısı